Çeşit çeşit papatyalar…

Kimisi yerden bitme, kimisi yerden bitmeye göre selvi boylu, kimisi de selvi boyluya yarenlik eden al yazmalıyı andıran pembe tonlarında…

Burası ‘Papatya Bahçesi’!

Aşkın kök saldığı, bulunduğu bölgeyi sardığı…

Yıllar geçti. Papatyalar büyümüş, daha önce dikilen alan daha da genişlemişti. Önceleri hergün biraz biraz koparılırlardı. Kadın’ın sevdiği ve saçlarındaki örgüye eş ettiği papatyalar, uzun zamandır hiç koparılmadılar. Çünkü, Kadın artık yoktu. Zaten bu hikaye de onsuz geçen günlere…

Adam’la Kadnı, papatyaları diktikten sonra yaşamlarını dağın başındaki arazilerinde sürmeye başlamışlardı. Yaşam her yerde yaşamdı. Olduğun yerde nasıl yaşadığın ise yaşamın manasıydı. Bu papatyalar ve papatyaların olduğu yerden seyredilen manzara öyle güzeldi ki, yaşadıkları bölgedeki insanların da ziyaret ettiği yer olmuştu. İçlerinde küçük ağaçtan tabelalar vardı. Adam atölyede işlemişti, Kadın’la olan unutulmaz anları betimleyen bir kaç kelimeyi.
Birinde “Sarıl!”, diğerinde “Kokun!”, bir diğerinde “Hisset Beni!” yazıyordu…

Olağan günlük yaşamlarına devam ediyorlardı. Günün çoğu, Kadın için camekan atölyesinde çizim yaparak, Adam için ise tarlada ve akşamüstleri o da atölyede ağaçtan el oyması işlerle uğraşarak geçiriyorlardı. Her gün değişmeyen bir adetleri vardı. Olağan günlük yaşamlarını sürerken gün batımı süreci geldiğinde işlerini bırakır papatyaların yanına giderler, hem gün batımını seyrederler, hem de akşam çisesinin eşsiz kokulara vesile oluşunu yaşarlardı ama burayı ilk hissettikleri andaki gibi:

“Kadın, kolları arkasında kenetli olan Adam’ın kolları ve bedeni arasındaki boşluktan kollarını geçirerek, avuçlarını sırtından yukarı sürüyerek sağ ve sol kürek kemiklerine dayayıp, başının sağ kısmıyla Adam’ın sağ göğsüne yaslayarak”

Bu adetleri öyle bir hal aldı ki, hergün yaşanması gereken bir an gibiydi. Gün batımı olmasa, yağmur da kar da yağsa, fırtına da olsa, o anı yaşamak birşeyleri diri tutuyor gibiydi. O âna öylesine sahip çıkmışlar ve sevmişlerdi. Bir yandan da diktikleri papatyalara “İşte böyle sevin!” der gibi de örnek oluyorlardı sanki…

Zaman zaman tartışma yaşasalar, birbirlerine hiç ses etmeseler dahi, vakit geldiğinde ikisi de orada yerlerini alır ve o anı yaşarlardı. Bu adetleri, onları hiç küs bırakmadı. Her gece yataklarına, birbirlerine sımsıkı bağlı girdiler. Mesafeler olmadan.
Birkaç papatya etkisi böyle olabilir mi?
Belki papatya değil de o papatyalara ve o anlara yüklenen anlamlardır. Sonuçta hayatta herşeyin vesile olduğu başka birşey vardır…
Bu adetleri yıllarca sürmüş, onları diri ve birbirine bağlı tutmuş…
Sonra bir gün geldi ve güne yeni uyanan Adam, yatakta gözlerini yarım yamalak açtığında yanına baktı ve boş gördü. Elini gezdirdi o boşlukta. Soğuktu. Kalkalı çok olmuştu muhtemelen derken bir not gördü yastığın üstünde. Eliyle gözlerini ovuşturdu. Yarı yatar pozisyona geldi notu aldı ve tekrar sırtını yatağa düşürdü. Kağıdı açtı ve tek bir söz vardı. O sözü gördüğünde elinde not olan sağ eli yanına düştü, tavana kilitlenen gözlerinin kenarları dolmaya başladı.

Notta şu yazıyordu:
“Ben Öldüm! Sen Yaşamaya Devam Et…”

Tabi buna yaşamak denirse(!)

İlk günler arayabileceği her yeri aramış bulamamıştı. Ailesiyle de görüşmüyordu. Ulaşabileceği bir yol olmadığını anladığında sakinleşti. Ancak bir süre;
Pus gözlerinde,
Belirsizlik zihninde,
Hasretlik gönlünde…

Papatyaların arasında bir tabela daha vardı artık. Tek başına son gidişinde koymuştu papatyaların arasına. Kadın gittiğinden beri ilk gidişiydi oraya ve son da olmuştu.
Tabelada, “Hasret” yazıyordu. Bu tabelayı da atölyesinde artık herşeyi kabullendiği ve yaşaması gerektiğini düşündüğü bir gün, içindekileri döküp olduğu yere bırakıp yoluna devam etmeyi düşündüğü o gün yapmıştı. Ortada hiçbirşey yokken bir anda gitmesi, ona kızmasına da mani oluyordu. Sevgisinden öyle emindi ki. Emindi ayrıca, başka geçerli bir sebebi vardı ancak bunu benimle paylaşmak istememişti. Gitmeyi tercih etmişti. Kızamamıştı yine de. İçinde sadece hasretlik kalmıştı, onu da çıkardı tabelayla tüm o güzel günlerin yanına, papatyaların yanına bıraktı. O günden sonra da bir daha oraya gitmedi…

Bir gün gece ani sıçramayla uyandı Adam. Rüyaydı elbet. “Benim için yaşa!” diye bağırıyordu Kadın’a. Bağırdıkça Kadın daha da görünür oluyordu. Adam daha da güçlü bağırıyordu. Her bağırışında daha da görünür oluyor yakınlaşıyordu. Dipdibe geldiklerinde Adam rüyadan sıçrayarak uyandı…
Rüyanın etkisi de bir süre devam etti. Uzun zamandır görmediği yüzü görmüştü. Hasretliğinde sızıya dönüşmüştü. Yine zaman geçti, dindi, hayat devam etti…

Uzun zamandır bir tane bile papatya kopmamış, çoğalmış da çoğalmışlardı. Adam’ın yalnız geçen günleriyle doğru orantıda artmaktaydı papatyalar da. Papatyalara bakmak, Adam’ın yalnızlığının kanıtı gibiydi…

Bir gün, şafak sökmek üzereydi. Uykudan uyandı Adam. Sakince gözlerini açtı sadece. Yine bir rüyadan uyanmıştı. Çok net hatırlayamıyordu rüyasını. Kafası dolmuş taşmış gibiydi. Tek hatırladığı papatyalardı. Ama enteresan bir detayla. Papatyalar konuşuyordu, “Hasret bitsin gel!” diyorlardı.
Kalkıp pencereyi açtı. Kuşlar güne hazır olduklarını cıvıldıyorlardı. Havada serin ve nefis toprak örtüsü kokusu. Şu sıra akasyaların kokusu arada esen rüzgarla dolaştıyordu kokusunu. Derin derin çekerek kokladı, tadına vardı sonra açık pencerenin karşısındaki sıcak yatağına girdi.
Başını da örtüm yatağın sıcaklığıyla serinleyen bedenini ısıtırken uyuyakaldı…
Gün aymıştı artık, uyandığında. Soluna dönük uyanmıştı. Kadın gittiğinden beri solu boştu. Hem yatağın solu, hem de kalbinin solu. Bu boşluğu kendiyle bile doldurmaya kıyamadı. Elini uzattı sol yanına, gözlerini kapattı, yatağın solunun sıcak olduğu günlere gitmeye çalıştı ama gidemedi. Açtı gözlerini ve doğrulup gün için hazırlandı…

Bulutların olduğu, aynı zamanda güneşin de kendini gösterdiği, zaman zaman birlikte büyüleyici ışık kırılmalarına vesile bir gündü…

“Bugün nefis bir gün batımı olacak” diye mırıldandı kendi kendine Adam, işine devam ederken. Atölyesinde ağaçtan bazı araç gereçler yontup şekillendiriyordu.
Genelde atölyesinde yaratıcı ağaç oyma işleriyle uğraşıyor, hem kazancını elde ediyor, hem de keyif alıyordu. Bugününde papatya saplı bir kaşık tasarlamıştı. İçinden gelmişti kendine göre. Ancak işin yarısındayken aklına rüyası geldi. Konuşan papatyalar:
“Hasret bitsin gel!”
Bugün papatyadan gidiyordu. Kaşığı bitirmesi için bir saat daha gerekiyordu.
“Bir saate de gün batımına yakınlaşırım” diye düşündü. İşini bitirip gün batımı için onu çağıran papatyalara gitmek geldi içinden. Onların bir suçu yoktu elbet olanlarda. Daha fazla onları mahrum bırakmak da olmazdı. Onlara artık yeni yaşanmışlıklar, hisler yükleme zamanıydı belki de…

İşi bitti. Kaşığı harika görünüyordu. Hazırladığı kaşık standına itinayla koydu. Uzaktan baktı, işini güzel yapmışlığın tebessümüyle. Sonra çıktı atölyeden. Elleri arkada ağır ağır tırmandı bayırı patika yoldan. Yürürken bolca kokladı etrafı, sesi gelen kuşları takip etmek için arada durdu, dikkat kesildi. Yoluna devam etti. Ara ara durup etrafını izledi. Yolun sonundan ziyade yolu yaşamayı severdi Adam. Sonunda papatyaların olduğu yolda, yolun sunduklarını da yaşadı. Yaşadıklarına dikkat kesildi. Hayatındaki ilerleyişi, yaşadığı küçük süreçlere de uygulardı. Yani hayat bir süreçti. Evet sonu vardı. Sonu da anlamlıydı ancak o anlamı verecek olan yaşam süreciydi. Papatyalara gitmek de yolun sonu ama ona anlam verecek olan patikada geçen süreç. O yüzden de süreçlere fazla dikkat kesilirdi. Birşey kaçırmak istemezdi. Acelesi de yoktu elbet. Doğadayken acele etmezsin. Herşey bellidir. Kuralına uygundur. Ona göre yaşarsın. Bildiğini yaşarsın. Bildiğine güvenle, sakince yaşarsın…

Papatyalara yaklaştı…
Uzaktan bakmaya etrafı incelemeye başlamıştı bile. Gözüne bir kafa takıldı. Küt saçlı ve başının üstünde kırmızı bir kurdele. Buralara gelen giden olur çokça. Adam’ın evinden biraz mesafeli olduğu için gelen giden rahatsız etmez çok yakın kişiler olmadıkça. Muhtemelen bu günü burada sonlandırmanın keyfini sürmeye gelen biriydi. Papatyaların arasına oturmuş bir kadın. Korkutmak istemediği için, daha mesafe varken ayaklarını hafif sürterek yürümeye devam etti ki, ani tepki vermesin. Hiç tepki vermedi ama Adam duyulduğundan emindi. Yanına yaklaştı, karşısına gelerek, göz göze değdi; yemyeşil baygın gözlere bakan, şaşkınlığın nirvanasındaki yemyeşil gözlerle…

Dişlerine baskı uygulamaya başladı Adam’ın kitlenen çenesi. Gözlerindeki şaşkın ifade hiç değişmedi. Vücudu ısınmaya başladı artan kalp atışıyla birlikte. Boğazı kurudu, hatta kuru bir yumruk yerleşti, yutmak istese kayıp gidecek ıslaklığı olmayan. Terlemeye ve kasılmaya başladı. Dudakları kımıldamadı ancak zihni konuşmanın ötesine geçti. Dudaklarına hükmedemeyecek bie güçsüzlük haliyle kaldır karşısında Kadın’ın…
Kadın, dudaklarındaki papatyayı aldı. Boşluğa bakar gibi bakan baygın gözlerden kurtulan gözleri, mana bulmuş gibi özlemin dindiği bakışla bakmaya başladı Adam’a. Yerinde doğruldu. Papatyayı sağ kulağının üstüne yerleştirdi. Bir adım attı Adam’a doğru ve bir adım daha…
Yalın ayak, papatyalar arasında atılan adımlar, yaklaşıyorlar. Ardından esen rüzgar, Adam’a Kadın kokuyor. Soluk aldı Adam. Ezber ettiği kokuyla tüm geçmiş gözlerine hücum etti. Her an saliseler içinde yeniden yaşandı. Hem o geçmiş anılara hem de tanıdık kokuya gözler sulanarak tepki gösterdi. Biraz da kızardı ama yaş olup akmadı. Sulu ve parlak gözler. Beyazındaki kırmızı, ortasındaki yeşile can vermişti…
“Ne işin var burada!” diyemedi. Çene kilitli. Vücut kaskatı. Olduğu yerde tek çalışan gözleri. O da olan biteni sadece seyrediyor…
Kadın, bir karış ötesinde durdu. Durduğu anda vücut sıcaklıkları birbirine karıştı. Kokuları da. İkisi de aynı anda derin derin soluk aldı. Alırken ikisi de gözlerini kapamıştı. Adam bir süre açamadı. Açtığında yok olmasın diye. Kapalı kaldı öyle. Aldığı soluğu çok ağır bir şekilde vermeye başladı. Soluğunun sonlarına doğru temas hissetti ve gözleri açıldı. Kadın, kolları arkasında kenetli olan Adam’ın kolları ve bedeni arasındaki boşluktan kollarını geçirerek, avuçlarını sırtında sağ ve sol kürek kemiklerine kadar sürüyerek sıkı sıkı sarıldı, başının sağ tarafını, Adam’ın sağ göğsüne dayayarak…

İşte o an, barajın kapıları açılmış gibi boşandı gözleri Adam’ın. Boşandıkça, vücudu gevşemeye başladı. Göz yaşlarıyla tüm o kaskati hal yavaşça gitti. Adam’ın göz yaşları, burnunu başına dayayıp kokladığı Kadın’ın saçlarını, Kadın’ın göz yaşları ise Adam’ın sağ göğsünün üstünü ıslatmaktaydı…

Eskiden beri adet edindikleri an yaşanıyordu. Küsken bile yaşadıkları ve bir gün dahi onları mesafeli bırakmayan an, yeniden yaşanıyordu. Adam, başını kaldırdı, gün batımının geride bıraktığı kızıllık, bastıran çisenin vesile olduğu tabiat kokusu. Herşey aynı gibiydi. Her zaman ki gibi. Sanki hiç ayrı geçmemiş gibi…

Sesi titrek, tek bir soru sorabildi Adam, “Neden?” diye…
Sorusuna karşılık çok beklentisi yoktu ama bir ses etmek istemişti. O anda çözülmeyecekti elbet ama içinden çıkabilen tek kelimeyi de durdurmak istemedi. Bir neden olmalıydı öyle değil mi?

Kadın, daha da sıkı sarıldı. ‘Neden’ sorusundan sonra bırakır belki diye.

Başını göğsünden kaldırdı, kolları daha da sıkı sarılı, ıslanmış ve kıpkırmızı olmuş dudaklarıyla o an için yeterli gördüğü tek bir söz söyleyebildi:

“Ölmedim! Yaşamaya devam edelim…”

Başını tekrar dayadı göğsüne hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Adam da eş oldu onun duygu yoğunluğuna ve tüm birikmişliği bıraktılar o âna…

Güneş batmış, kızıllık solmaya başlamış, akşam çisesi daha da yoğunlaşmış, kokular etrafı sarmış.
Kuşlar akşam muhabbetinde,
Cırcır böcekleri ve kurbağalar da akşam nöbetinde.
Sanki herşey, İlk Başladığı An Gibi.
Ancak çok şey değişti.
Neler mi?
O da başka bir hikaye….

Yazı: Kamer Aygün

Çizim: Melis Karaman

İnstagram

@kameraygun

@zeytinyagliborulce